Yabancı uyruklu büyük bir şirketin, oldukça küçük olan İstanbul ofisindeki tek tasarımcı olarak çalışıyorum. Dolayısıyla, iş arkadaşlarımın gösterdiği “Ya o tasarımcı, onu özgür bırakmak lazım” şeklindeki aşırı (ve ne kadar mantıklı olduğu tartışılır) bir anlayışın yanısıra, şirket kültürüne dahil olan bir çok özgürlüğe sahibim. Çoğu zaman evden çalışabiliyorum ve ofise gittiğim günler giriş çıkış saatlerim kimsenin umrunda olmuyor. Bu sayede metrobüste hayatta kalma yöntemi olarak hala oksijenli solunumun kullanılabildiği küçük zaman dilimine yetişmeyi başarabiliyorum.
Müdürüm olduğu söylenen şahıs ve geri kalan tüm tasarımcılar ise yabancı uyruklu ve yurtdışı merkez ofisimizde çalışıyorlar. Daha da çılgını: İngilizce bilmiyorlar.
Ben de onların dillerini bilmiyorum. Peki nasıl anlaşıyorsunuz diye soracak olursanız: Anlaşmıyoruz.
En son 2013’ün Mayıs ayında bu durumda kalmıştım. O sıralar merkez ofisteki tüm ekibim kovulmuştu ve benim de kovulup kovulmayacağım düşünülüyordu. Bu sebeple de elimdeki tüm işleri çekmişlerdi. Sonra muhtemelen beni kovmaya karar verdikleri noktada bana bunu anlatmaya İngilizceleri yetmeyeceğinden vazgeçtiler.
Dolayısıyla bende müthiş bir panik başladı:
- Freelance hayatıma geri mi döneceğim? Anksiyete Şov, bugün ve her gün ekranlarınızda!
- İyi de para ödüyorlardı ya, bu maaşa hayatta iş bulamam.
- Zaten yapmak istediğim işi burada bulamam ki…
- Evde kesin depresyona da girerim şimdi ben. Zaten bence halihazırda depresyondayım. Sonuçta kim 1 ay içerisinde 6 tane bilimkurgu kitabı okur ki? Üstelik en son okuduğum kitapta adamın Terra’dan kaçışı çok mantıksızdı. Hugo ödülünü verirlerken hiç düşünmemi… Bir dakika, konudan şaşma: Kovulacaksın! Haassssss…
Ofiste bu konuda en ufak bir fikri olabilecek herkesle konuştum.
Söyledikleri: “Bence gereksiz endişeleniyorsun, ben öyle bir şey olduğunu sanmıyorum.”
Benim anladığım: “Bence kesinlikle kovulacaksın ama şimdilik sana kimse bir şey söylemek istemiyor.”
<Devam edecek...>
Müdürüm olduğu söylenen şahıs ve geri kalan tüm tasarımcılar ise yabancı uyruklu ve yurtdışı merkez ofisimizde çalışıyorlar. Daha da çılgını: İngilizce bilmiyorlar.
Ben de onların dillerini bilmiyorum. Peki nasıl anlaşıyorsunuz diye soracak olursanız: Anlaşmıyoruz.
İzin almam gerektiğinde şirketin çevrimiçi takviminde istediğim günleri seçip “vacation” yazıyorum, müdürüm olduğu söylenen şahıstan “Me approve” ya da “yes. approve I am” diye bir cevap geliyor. Kendisini merkez ofiste ziyarete gidene kadar karşımda Master Yoda’yı bulmak için çok ama çok dua ettim. Ama müdürüm olan şahıs bayağı insan çıktı. Gözü, kulağı falan var. Starbucks’tan kahve alıyor.
Fakat gördüm ki insan olması, iletişim kurmak için yeterli değilmiş. Bu kadar büyük bir şirkette İngilizce bilmeyen bir departman şefinin -”kreatif direktör” de diyebiliriz reklam sektörü jargonuyla konuşacaksak, ama lütfen öyle konuşmayalım- varlığına kendimi inandıramadığım için kendisine mutfakta sinsice yaklaşıp “Hey! How’s going? I saw your e-mail the other day and I thought…” demeye kalkıştım. Aldığım cevabı yazıyorum:
“Sorry. I don’t.”
Fakat gördüm ki insan olması, iletişim kurmak için yeterli değilmiş. Bu kadar büyük bir şirkette İngilizce bilmeyen bir departman şefinin -”kreatif direktör” de diyebiliriz reklam sektörü jargonuyla konuşacaksak, ama lütfen öyle konuşmayalım- varlığına kendimi inandıramadığım için kendisine mutfakta sinsice yaklaşıp “Hey! How’s going? I saw your e-mail the other day and I thought…” demeye kalkıştım. Aldığım cevabı yazıyorum:
“Sorry. I don’t.”
Farkettiyseniz “don’t”tan sonra nokta koydum. Çünkü evet, orada bitirdi cümleyi.
“Ben, hayır.” ya da “Ben, yok.” gibi bir şey demiş oldu sanırım. Yani müdürüm olacak şahıs, o noktada, beni içeren her türlü eyleme cevabının HAYIR olduğunu net bir şekilde dile getirmiş oldu.
Başlarda buna çok içerledim. İstanbul ofisinden birisinin müdürüm olmasını istedim. Bu amacım uğruna gereksiz ve uzun, ciddi kafa sallamalarla dolu toplantılara ve aklı başında iş arkadaşlarımın, sanki elimde bir meyve bıçağı, birilerinin sol kolumu kesip atması için yalvarıyormuşum gibi şaşkın bakışlarına maruz kaldım.
Sonra baktım değişen hiç bir şey yok; merkez ofisten “Are you work now?” e-mailleri gelmeye devam ediyor, kaderime razı oldum. Hatta şirkette 2 seneden fazladır çalışan eleman olmanın getirdiği rahatlıkla iyice gebeştim.
Her sene olduğu gibi Kasım, Aralık ve Ocak ayları korkunç bir yoğunlukta geçti. Duş almak, insana dönüşmek ve metrobüs çilesinden canlı kurtulmak gibi eylemlere harcayacağım vakit tam bir lükse dönüştüğünden sabah yataktan kalktığım gibi salona geçip çalıştım çoğu zaman. Merkez ofise 1 haftalığına çağrılmama rağmen, “yoo yoo dostum, 1 hafta too much, ben 2 gün geleyim, yoksa work yetişmez” tarzı havalı cevaplar verip yoğunluğumu taçlandırmayı bildim.
Her sene olduğu gibi Kasım, Aralık ve Ocak ayları korkunç bir yoğunlukta geçti. Duş almak, insana dönüşmek ve metrobüs çilesinden canlı kurtulmak gibi eylemlere harcayacağım vakit tam bir lükse dönüştüğünden sabah yataktan kalktığım gibi salona geçip çalıştım çoğu zaman. Merkez ofise 1 haftalığına çağrılmama rağmen, “yoo yoo dostum, 1 hafta too much, ben 2 gün geleyim, yoksa work yetişmez” tarzı havalı cevaplar verip yoğunluğumu taçlandırmayı bildim.
Fakat 3 gün önce çok ilginç bir şey oldu. Bir sabah uyandım ve elimde hiç bir iş olmadığını farkettim. Sıfır. “Yok”la “Hiç” arasındaki kalın çizgi…
En son 2013’ün Mayıs ayında bu durumda kalmıştım. O sıralar merkez ofisteki tüm ekibim kovulmuştu ve benim de kovulup kovulmayacağım düşünülüyordu. Bu sebeple de elimdeki tüm işleri çekmişlerdi. Sonra muhtemelen beni kovmaya karar verdikleri noktada bana bunu anlatmaya İngilizceleri yetmeyeceğinden vazgeçtiler.
Dolayısıyla bende müthiş bir panik başladı:
- Freelance hayatıma geri mi döneceğim? Anksiyete Şov, bugün ve her gün ekranlarınızda!
- İyi de para ödüyorlardı ya, bu maaşa hayatta iş bulamam.
- Zaten yapmak istediğim işi burada bulamam ki…
- Evde kesin depresyona da girerim şimdi ben. Zaten bence halihazırda depresyondayım. Sonuçta kim 1 ay içerisinde 6 tane bilimkurgu kitabı okur ki? Üstelik en son okuduğum kitapta adamın Terra’dan kaçışı çok mantıksızdı. Hugo ödülünü verirlerken hiç düşünmemi… Bir dakika, konudan şaşma: Kovulacaksın! Haassssss…
Ofiste bu konuda en ufak bir fikri olabilecek herkesle konuştum.
Söyledikleri: “Bence gereksiz endişeleniyorsun, ben öyle bir şey olduğunu sanmıyorum.”
Benim anladığım: “Bence kesinlikle kovulacaksın ama şimdilik sana kimse bir şey söylemek istemiyor.”
<Devam edecek...>



